İşte Kanuni'nin fedaisi Malkoçoğlu
Yine çocuklar için kolları sıvadı
Gamzelerine vuruldu
Eşini arkadaşıyla yakaladı
22 Mayıs 2012 Salı
İki farklı edebiyat
Zülfü LİVANELİ zlivaneli@gazetevatan.com
Roman sanatının doruğa yükseldiği 19. yüzyılda, değerli edebiyat eserleri, büyük halk kitleleri tarafından bugünün televizyon dizileri gibi izlenirdi. Charles Dickens’ın fasiküller halinde yayınlanan romanları merakla, heyecanla beklenir, çıktığı anda kapışılırdı. Sevilen bir roman kahramanının ölümü halinde, yüzbinlerce kişinin gözyaşlarına boğulduğu anlatılır.
Dostoyevski’nin romanları gazetelerde tefrika edilir, Tolstoy her romanıyla koca Rusya’da fırtınalar yaratırdı. Fransa’da Victor Hugo, Balzac, Flaubert, Zola hem romanları, hem politik duruşlarıyla toplumun temel taşlarını döşüyorlardı. Bu romancılar, kimsenin karşı çıkamayacağı biçimde hem derin ve nitelikli, hem de yaygındılar. Demek ki büyük kitlelerin okuması ve yaygınlaşmak bir eseri değersiz kılmıyor. Bir roman hem yaygın, hem değerli olabilir. Aslında bu kural bütün sanat eserleri için geçerlidir. Sinema sanatının en büyüğü olan Charlie Chaplin, Şarlo tiplemesiyle dünyada milyonlarca hayran edinmiş, o dönemin kıt iletişim koşulları altında Türkiye’nin köylerinde bile tanınmıştı. Bu durumun bir başka örneği Picasso’dur. Bu devrimci ressam, Kübizm akımının K’sini bilmeyen milyonlarca insan tarafından çok iyi tanınır hatta resme getirdiği tarz, en cahil insan tarafından bile “başı bir yerde, gözü başka yerde” diyerek ilkel biçimde tarif edilir. Bu örnekler bizi şöyle bir sonuca götürüyor: Bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir. Ama bunun en önemli koşulu o sanat eserinin bir “marifet” sonucunda ortaya çıkmış olmasıdır. Usta bir piyanist nasıl mahir parmaklarıyla bizi kendine hayran bırakır ve sıradan insanın gösteremeyeceği bir “maharet” sergilerse bir romancı da dili öyle kullanmalı, konusunu yine büyük bir “maharet”le anlatmalıdır. Yoksa yavan, kuru, okunmaz metinler yazıp, okur kitlelerini cahil yerine koyarak kendine mazaretler üretmek bir romancı için, beceriksizliği bir tür entelektüel egoizmle saklama çabasıdır. Piyano nasıl dinlenmek için çalınırsa, roman da okunmak için yazılır. İkisinin de temelinde “haz” denilen o sanat büyüsü vardır. İnsan bu kadar basit gerçekleri tekrarlamaktan sıkılıyor ama ne yapalım ki çağımızda kapitalizm, edebiyat sanatına kötülük ederek iki ayrı edebiyat yarattı. Kitabı metalaştıran piyasa, edebiyatı “popüler edebiyat” ve “yüksek edebiyat” olarak ikiye böldü. Ve sonunda iş öyle aşırı bir noktaya geldi ki büyük okur kitlelerine sabun köpüğü gibi eften püften eğlendirici kitaplar sunulurken, “gerçek edebiyat” olduğu sanılan bazı eserler kimsenin okumadığı ama yayıncılar, ajanslar ve kendini seçkin gören bir avuç insan arasında oynanan bir entelektüel oyuna dönüştü. Bu kitaplarda, sağlam edebiyatın olmazsa olmazları arasında bulunan usta bir dil, sağlam bir psikolojik temel ve en önemlisi unutulmaz karaterler yaratma koşulu aranmaz oldu. Ama bir takım modalar bu yazarları öne çıkardı. Bugün iyi bir okur, köklü edebiyattan Raskolnikov, Prens Andrey, Nataşa, Michkin, Karamazov, Goriot Baba, Anna Karenina, Madame Bovary, Jean Valjan gibi yüzlerce karakteri sayabilir, onları ailesinden daha iyi tanır ama modern edebiyattan tek bir karakter hatırlayan var mıdır acaba? Mesela bana, pek bir hayranlıkla karşılanan, her kitabına övgüler düzülen Paul Auster’in unutamadığınız bir karakterinin adını söyleyin. Yoktur; çünkü sağlam karakterler yazılamamış, sadece entelektüel bir oyun oynanmıştır. Bu arada şunu da belirtmem gerekir: Lenin, “En doğru fikir bile aşırılaştırılırsa saçmaya varır” demişti. Haklıdır. Bu yüzden edebiyatta deneysel çalışmalar yapılamaz ya da böyle eserler yazılmamalı demiyorum. Mesela James Joyce’un Ulysses’i gibi deneysel eserler, fazla okunmasalar bile edebiyata yeni olanaklar getirdiler. William Faulkner’in o dönem için devrimci bir yenilik sayılabilecek üslubu hem söz sanatlarını geliştirdi hem de Joe Christmas gibi unutulmaz karakterler yaratmayı başardı. Bütün mesele “maharet”te. Garcia Marquez, Franz Kafka, Jorge Amado, Borges gibi yazabiliyorsanız, edebiyat sanatına yenilik getirmenize kimsenin itirazı olmaz. Çünkü bir yazarın temel görevi olan “okutma”yı başarıyorsunuz demektir. Bundan ötesi ıkına sıkına, zorla yazılan metinlere bahane üretmekten ibarettir. Kapitalist dünyanın, gerçek edebiyatı halk kitlelerinden uzaklaştırmasının ve bunu bir “entelektüel oyun” haline getirmesinin bir amacı var elbette. Çünkü söz sanatları, her zaman tehlikeli sayılmıştır. İnsanları düşünmeye, sorgulamaya, bilinçlenmeye, başkaldırmaya davet eder. Her iklimde, her rejimde ve yüzyıllar boyunca şairlerin, yazarların hapsedilmesinin hatta öldürülmesinin temel nedeni budur. Ama bugün gelinen nokta böyle yöntemlere gerek bırakmıyor. Çünkü edebiyat ikiye bölünerek halktan söküldü, dışarı atıldı, oyuncak haline dönüştürüldü. Yazıyı bir anıyla noktalayayım: Amerika’da kitaplarımın temsilcisi olan Robert Bernstein, 30 yıl boyunca Random House yayınevinin başkanlık görevini yürütmüş. Emekli olduğu zaman yerine, Olivetti firmasından bir yönetici atamışlar. New York Times gazetesi yeni yöneticiye “Ne tarz kitaplar sevdiğini” sormuş. Cevap aynen şöyleymiş: “Ben hiç kitap okumam, sevmem de. Sadece kitap okuyan profesyonelleri kiralarım.” Tanrı, hepimizi böyle yayıncılardan korusun. NOT: Edebiyat notlarına gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Bu yazılar elbette, siyasi yazılara göre daha az kişinin ilgisini çekiyor ama geri dönüşü daha çok oluyor. Ben de düşüncelerimi paylaşma fırsatı buluyorum. Tek güçlük, bu kadar geniş bir konuyu, küçük gazete yazıları boyutuna indirgemek. Bu yüzden yanlış anlamalara kapı açıyor olabilirim. Affola! Yükleniyor...
|